19 Ekim 2021 Salı

Bir Memur, Bir Kedi

 Bir sabah bunaltıcı düşlerimden tarayıcı anasayfaları mynet, paylaşımları ikinci el araba piyasası olan, vatkalı ceketlerinin içine sığdırılmış birçok sıfatları ve pek az vasıflarıyla mevzuat kadar bile değişiklik gösterememiş memurlarla dolu bir servisin içinde uyanıyorum ve bunaltıcı gerçekliğime giriş yapıyorum.


Bir memur mesleki deformasyonu olarak sanki bir işinizi halletmek istemişsiniz de o işi yapmamak için sizi başınızdan kovuyormuş gibi bir ses tonuyla   '' İnşallah motora girmemiştir de tekerden çıkıp ölmüştür.' 'diyor biri, öteki de bu temennisine katılıyor. Tam bu esnada iki memurun temennisini de boşa çıkararak ölmediğini belli edecek şekilde bağırıyor servisin altındaki kedi. Yüzleri ekşiyor memurların, ölmemiş kedi kamu görevlisinin hakaret adlettiği şekliyle kamu görevlisine ''iş çıkarıyor'', oysa ne vardı doğru şekilde ölmeyerek devletin malına zarar veren bu kedi doğru şekliyle tekerden çıkıverse.. Şimdi işleri yoksa çanak okeye ara verip mynette motor tamiri videosu araması yapmaları gerekecek. 


Kedi bağırdıkça memurlar daha yüksek sesle ikinci el araba piyasası konuşmaya başlıyorlar. Kedi bağırdıkça ben küçülüyorum, küçüldükçe küçülüyorum. Saat 9 oluyor kedi bağırıyor, saat 5 oluyor kedi bağırıyor ama mesai saatleri dışında hiçbir işlem gerçekleştirilemeyeceği için kedinin sesini duyan olmuyor. Ben küçülüyorum, karanlık bir servis köşesine sıkışıyorum, bağırmak istiyorum kedi gibi ama bağırmak ya da bir kedinin hakkını talep etmek 657 kanununda neye tekabül eder emin olamadığım için sadece küçülüyorum. Küçüldükçe küçülmenin herhangi bir yaptırımı olmuyor. Sonra bir gün kedi susuyor. Ben de küçülmeyi bırakıyorum artık. İnsan her şeye alışıyor. Kabın şeklini alamıyor belki ama kaba sığana kadar kendini kırıp döküp küçültüyor. 


Küçüldükçe içimden ve dışımdan uzaklaşıyorum, artık boşlukta hacim kaplamıyorum boşluğun ta kendisi oluyorum. Aklımda uzun soluklu mücadeleler, yanı başımda vatkalı ceketle alçak masada yazı yazma mücadelesi; yüreğimde sonsuz devinimler, gerçeğimde 9-5 arası akışlar; düşüncemde engin denizler, dilimde lütfen musluğu açık bırakmayınız uyarısı. Özgürüm özgür olmasına, kendi yaşamımı yönetememek konusunda özgürüm sonuna kadar. Artık küçük adamlara dinle deme değil küçük adamları dinleme zamanı. Alışır insan her şeye alışır, kedi ölüsü üzerinde gitmeye de alışır, bir gün  kapana kısılırsa sesini duyuramayan o kedi olmaya da alışır. Hayat öyle ya da böyle devam eder. Sen sadece, küçük adamlara dinle deme dönemi yerini küçük adamları dinleme dönemine bıraktığı gibi dinle denilen küçük adam olma dönemi de gelmesin diye kendine her zaman bir memur değil bir kedi olduğunu hatırlatmayı unutma VE ASLA TARAYICI ANASAYFANI MYNET YAPMA.


''İçimdeki uzaklığı, aklımdaki acıyı, gözlerimdeki menevişi korumak için, boylarını ve ağırlıklarını masalarıyla ölçen küçük adamları küçük odalarda bırakıp çıktım. Evrak dolaplarının kilitlerini kırmak, imza cetvelleriyle kıyafet genelgesinin dışına çıkarmak için yıllarca uğraştım da, başlarını kaldırdıklarında bir avuç mavilik görecek bir ufuk açamadım günlerine. Hepsinin de gülüşü resmi bir mühür kadar soğuk ve kişiliksizdi. Sesleri, karalama için kullandıkları sarı saman kâğıtlara benziyordu. Aynı iç çekişlerden gelip aynı açık yenilgiye gittiklerinden, aralarındaki ayrımı sözlerinden çıkarmanın olanağı yoktu. Giysileriyse, geri çekildikleri çarşılardan başka bir ipucu vermiyordu gerçeklerine ilişkin. Ne bir aşk nişanı gövdelerinde, ne eşiklerinin dışında bir dünya telaşı; küçücük bir mavi leke yoktu bakışlarında. Aynı fıkraya yüzüncü kez de anlatılsa aynı coşkuyla gülecek kadar yoksuldular. En büyük maceraları mahalle kahvesinde bir çay içmek, başkalarının yalnızlığıyla çoğalmak için bir komşu ziyaretiydi, iyice bunaldıklarında cesaret edebildikleri. Uzun bir ölümün ustasıydı hepsi de. Kendi yazları geçince, çocuklarına tutunarak güzde ve kışta bir yer ediniyorlardı.'' ŞÜKRÜ ERBAŞ




8 Temmuz 2021 Perşembe

Tavuk, Güvercin, Karga

Kollarından ve bacaklarından bağlıyorum,  bedenini sahilde kuma gömer gibi buğday taneleriyle kaplıyorum sonra bir sürü tavuk salıyorum üzerine aralarından hiç horoz yok.

Göğüs kafesim sıkışıyor, nefes alamıyorum. 

Sabaha karşı gözümü bağıran karga sesleriyle açıyorum ve kime neden yaptığımı anlamadığım bu guantanamo kampındaki amerikan askerlerinin bile aklına gelmeyecek türden fantastik işkencem sona eriyor. Balkona çıkıyorum, 30 saniye önce bilinçdışı dünyamda sahip olduğum işkenceci jitem mensubu kimliğimin verdiği bunaltıdan kurtulmak için biraz nefes almaya ihtiyacım var. 

Kargalara bakıyorum, kedilere koyduğum yemi yiyorlar ve her gaga darbesinde yemleri koyduğum köpük tabakları deliyorlar, tadım kaçıyor. 

Kargaların biraz ilerisinde aylardır duran bir güvercin ölüsü var. Başı neresi ayakları neresi anlaşılmıyor artık. Ölüsüyle ilk karşılaştığım zaman ne kadar sarsıldığımı hatırlıyorum. Şehir hayatında ölümü hatırlamamak için mezarlıkları olabildiğince yaşam alanımızdan uzak tutmaya çalışsak da sağda solda ölen sokak hayvanları bize ölümün varlığını hatırlatır ve fark ederiz ki birkaç ay öncesi için şoke edici olan ölüm imajı birkaç ay içerisinde kafamızdan silinip giden, üzerine gözümüzü dikip başı neresi ayağı neresi tespit etmeye çalıştığımız bir biyolojik döngüden ibaret hale gelmiş. 

Bir kargalara bakıyorum, bir ölü güvercine. Ölü güvercinin parça parça dağılmış iç organlarına ve kargaların kedi maması ve bir miktar köpük tabakla dolan iç organlarına, rüyamdaki tavukları düşünüyorum, o donuk ruhsuz gözleri ve düşük zekalarıyla yemek yemek ve işkence suçu işlemeyi tek bir eylemde gerçekleştirecek, hayvanlar aleminin gerçek soğukkanlı tetikçileri tavuklar. 

Bu esnada karnımdan sesler geliyor, kendi iç organlarımı hatırlatıyor bana. Başımı ellerimin arasına alıyorum, ayaklarıma dikkatli dikkatli bakıyorum. Başım nerede ayaklarım nerede unutulmasından korkuyorum. Herkes bundan korkmuş olacak ki başımızın olduğu yönü belli etmek için mezar taşları kullanıyoruz. Mezar taşıma şunları yazıyorum: ''Burada çürümekte olan ceset için hayat uyku ve kaygılı bir düştü şimdi ise tüm kaygılardan geriye bir gün çürümüş cesedine bakıldığında başı neresi ayakları neresi anlaşılmaması ihtimalinin kaygısı kaldı.''

''Bugün çok erken bir saatte sıçrayarak uyandım ve
kederler içinde, boğazımda anlaşılmaz bir tiksintiyle
hemen yataktan fırladım. Bir düş değildi buna sebep;
herhangi bir gerçeklik de yol açmış olamazdı. Belli bir
şeyden kaynaklandığı açık olan, kusursuz, mutlak bir
tiksintiydi bu. Ruhumun en derinindeki karanlıklarda,
gözle görülmez, bilinmez güçler savaşmaktaydı, savaş
alanları ise varlığımdı ve ben bu tarifsiz keşmekeş
yüzünden, tir tir titriyordum. Bütün hayata karşı bir
mide bulantısıyla uyandım. Yaşamak zorunda olmanın
dehşeti yataktan benimle birlikte kalktı. Her şey gözüme
boş göründü bir an ve içimden buz gibi bir ses, hiçbir
derdin çaresi yoktur, dedi.'' Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı



23 Ocak 2021 Cumartesi

S Harfi Alfabemizin 22. Harfidir ve ''Son'' Kelimesinin İlk Harfidir

Kumların üzerinde gezdiriyorum parmağımı. S çiziyorum. S derinleştikçe kumlar doluyor boşluklarına ve yok oluyor çizdiğim S. Tekrar tekrar çiziyor, tekrar tekrar yok ediyorum S'leri. 

Sonra bir dalga çarpıyor. Parmaklarımın arasında hissediyorum önce, sonra tuzlu su yakıyor avuç içimdeki yarayı. Çizdiğim S'ler sarıdan kahverengiye dönüyor. Kumlar için boşluklara dolmak mümkün olmuyor ve S'ler de mütevazı ve biraz sonra boşluklara dolacak kumlar tarafından yok edilecek olmanın bilincinde hareket etmiyorlar artık, iyiden iyiye özgüvenli ve ben buradayım diyen S'lere dönüşüyorlar.

Ben derinleştikçe yok olsun istiyorum kumlara bıraktığım izler, dalga planlarımı bozuyor. 

Uzaklaşmaya çalışıyorum dalgalardan. Yürüdükçe kumlar doluyor boşluklara, ilerleyemiyorum. Tıpkı bir S harfi gibi kumsalda ilerledikçe yok olmaya başlıyorum. Başımdan aşağı kumlar dökülüyor, göğüs kafesime doluyorlar, kumlar çok ağır nefes alamıyorum. Saplandıkça kumlara aşağılarda derinlerde dalgalar tarafından ıslanmış nemli ve ıslak tabakayı hissediyorum, midem bulanıyor. Bağırmak istiyorum kumlar ağzıma doluyor, ağlamak istiyorum göz pınarlarım kumla dolu. 

Kaçışım yok biliyorum. Kumlar milyonlarca, ben tek başımayım, hepsiyle baş edemem. 

Kumların altında sonumu bekliyorum. Avuç içimdeki yaranın sızısını hissederken fiziksel varlığımız sona erdiğinde tıpkı yara kabuğundan zamansız ayrılan bir yara gibi ruhumuz bir yerlerde tekrar yaralanır mı merak ediyorum. 

Öbür dünya varsa şayet ve gerek sokak kedilerini beslemem, gerek kul hakkına yönelik yoğun hassasiyetlerim sayesinde cennete hak kazandıysam -kiramen katibin'in tüm çerezleri kabul ettiğini düşünerek customize bir cennet olacağını varsayıyorum- ben cennetimin hiçlik olmasını rica ediyorum Allahtan. Hiç var olmamış gibi yok olmayı istiyorum. 

Teşekkür ederim şarap için, hatta alkol vergisi yüksek ülkeden geldiğim için belki viski bile önerebilirsin ama inan dünyevi hayatta yasak ettiğin ve öbür tarafta vaat ettiğin hiçbir şey benim için mutlak yok oluş kadar cezbedici değil Allah'ım. 


"Senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi? Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Ancak Rabbine yönel ve yalvar."


Benim ruhumun yarası kabuk tutmuyor Allah'ım, bu ruh hatalı bir imalatın. Bu ruhun umut etmekten başka umudu yok. Aynı yıkımlara uğrayıp aynı yıkımları buluyor bu ruh her seferinde. Her seferinde kumların altında, kumlar çok ağır, nefes alamıyor, midesi bulanıyor, bağıramıyor... 

O zaman dediğin gibi sana yöneliyor ve yalvarıyorum: Tıpkı dalgalar gelmeden önce kumlara çizdiğim S'ler gibi yok olmak istiyorum. Aynı şekilde çizile çizile, yok olmak için yeterince derinleştim ve mükerrer kader kaydı nedeniyle bu ruhu, yaratılanlar sicilinden iptal etmeni  talep ediyorum. 

Chester için de aynı taleplerim geçerlidir.RIP
Dinlerken aniden ilkokula döndüğüm bu şarkının lyricsini bırakıyorum

Memories consume like opening the wounds I'm picking me apart again You all assume I'm safe here in my room
I don't know what's worth fighting for Or why I have to scream


7 Mart 2020 Cumartesi

bugünün herhangi bir günden farkı yok

Otobüsten inip yokuş aşağı yürüyorum, bugünün herhangi bir günden farkı yok, kırmızı kadife ceketim yine ısıtmıyor beni, üstelik önü de kapanmıyor düğmesi koptu, iki haftadır cebimde taşıyorum düğmesini belki bir gün dikerim, ellerim cebimde avucumun içinde düğme yürürken karşıma çıkıyor bir anda buzlu camlı bir kapı, duruyor yolun ortasında öylece. Etrafından dolanıyorum kapının, düğmeyi sağ cebimden sol cebime alıyorum, hızlı hızlı yürüyorum eve tam evin kapısının önüne geliyorum ki aynı kapı beliriyor tekrar. Bu sefer apartmanın tam girişinde öylece dikiliyor.

Elimi uzatıyorum kapının kulpuna, buzlu camın arkasından bir ışık yanıyor, çekiyorum elimi panikle.

Sokağa bakıyorum, benim dışımda bu geçidi fark eden kimse var mı diye, maşrapasına para toplayan dilenci maşrapadan kafasını kaldırıp da bakmıyor bile geçide, şimşek mcqueen arabası diye tutturan çocuğu azarlamakla meşgul anaya, babaya, çocuğun kendisine ve şimşek mcqueen'e en ufak bir ışık hüzmesi düşmüyor buzlu camın ardından, iddia bayinde kupon dolduran adamlara, ezel unlu mamüllerdeki tereyağlı simit sevdalılarına, sami erkek kuaförünün paçalı güvercinlerine, şen yuva apartmanına, hiçbir yere gitmeyen keçiören metrosuna ve suriyelilere bakıyorum son kez.

Geçiyorum işte bu geçitten, yeni ufuklara yelken açıyorum hem de yolun ortasındaki buzlu camlı bir kapı taşıyor beni yeni yaşamıma. Açıyorum karşıma çıkan bu kapıyı, kaderimi değiştirecek adımı atıyorum ışık huzmesi içinden, yeni yaşamıma doğru ilerliyorum, kadife paltom yok o yaşamda, sıcak tutan, düğmeleri tam bir palto var kesin üzerimde, ezeldeki tereyağlı simit yine olsun ama, ona hayır demem, paçalı güvercinler de özgür olsunlar, ben de paçalı güvercinler kadar özgür olayım, ne paçalı güvercinlerin ne de benim sami erkek kuaförüne verecek hesabımız olsun, dünyanın tüm şimşek mcqueenleri tüm çocukların olsun, çocuklar analarının babalarının doğdukları günden beri işledikleri ilmek ilmek yaraları bir ömür taşımasın, kimse kimsenin kaderini devralmasın, herkes kendi kaderini çizsin, sıfırdan, dil belgesiz, not ortalamasız, sertifikasız, anasız, babasız, stajsız, acısız, geçmişsiz, geleceksiz, berrak, su gibi, sıfırdan çizsin kaderini! İşte aralanıyor ışık huzmesi, açtım önüme çıkan kapıları, oldu bu sefer!

Gerçi paltom hala kadife kırmızı palto ama elimi cebime götürüyorum sağ cebimdeki düğme sol cebime geçmiş, bu bir değişimin işareti mi? Paçalı güvercinler hala kafesteler ama ezeldeki tereyağlı simit yerinde tam istediğim gibi! Sanırım oldu cidden, başardım. Şimşek mcqueen arabası isteyen çocuğu da annesi tokatlıyor, hayırdır inşaallah? Dilenci maşrapasıyla hala, ben şen yuva apartmanı önündeyim.
Oldu mu acaba?

Suriyeliler geldi kapıyı aldı götürdü sobada yakmak için.

Sol cebimdeki düğmeyi sağ cebime koydum, sırtımda yüklerim ve incecik kırmızı kadife paltomda üşüyerek çıkıyorum merdivenleri, bugünün herhangi bir günden farkı yok.


7 Nisan 2019 Pazar

Grönland


Düğüm olmuş kulaklığı çözmeye çalışırken cebeci-kızılay arasındaki yolu yarılıyorum, kolejin ordan çıkarken tekelin önünde kalan kırık kaldırım taşına kadar ezbere bildiğim bu yolda düğüm olmuş kulaklık adeta lazer tutulmuş kediye çeviriyor beni ve tüm dikkatimi dağıtıyor, ezbere bildiğim yoldaki kırık kaldırım taşlarına tek tek takılıyorum, geçenlerde izlediğim bir filmden replik geliyor aklıma ''Bazı insanlar kaderlerinin tutsağıdır, her daim aynı acılar tarafından yıkıma uğrarlar, kaderin kurbanı gibidirler. Psikanalize göre onlar kendi bilinç altlarının esiridirler.'' 

Kaldırım taşı benim bilinçaltım, her gün aynı yolu yürüyor ve aynı kaldırım taşı tarafından yıkıma uğratılıyorum, taşlar birleşiyor her gün aynı oda oluyor, her gün aynı duvarlarla uyanıyorum, boyası sökülmüş duvarın sağ alt kısmı grönland haritasına benziyor, taşlar birleşiyor ben her gün grönlandda uyanıyorum, taşlar birleşiyor her gün zahide yetiş oluyor, sakallı kadınlara hormon tedavisi uyguluyor, taşlar birleşiyor her gün jeanne dielman yapıyor beni, her gün aynı ayakkabıyı cilalayıp aynı bulaşığı kaldırıyorum, taşlar birleşiyor her gün recm ediyorlar beni, kafamdan aşağı her gün aynı taşlar yağıyor ben duvarın sağ alt kısmına bakıp Grönland'ı düşünüyorum. 

Ben Grönland'da olsam taşlar bana etkimezdi, her yer buz orda taş atmak yasak olsa gerek, buzu kırdın mı tüm ülke çatır çutur dağılır, Grönland'da 3 taştan fazlası bir araya gelse polis kıskıvrak yakalar, TCK 302 kapsamında yargılarlar adamı, Grönland'da olsam her gün taşlar birleşemez ve her gün aynı yıkıma uğratamaz beni. En azından aynı taşlar tarafından yıkılmak istemiyorum artık, Grönland'da bir buz parçası tarafından yıkıma uğramaya da razıyım yeter ki aynı taş olmasın.

Bir yıl önce yazdığım bir yazıda şöyle demişim ''...Ve unutacağım onu.Zira unutmak insanoğluna bahşedilmiş en nadide kifayet. Düşünsenize unutamadığımızı kafamızın içi  trigonometri ters dönüşüm formülleri, popstar abidin şarkıları, survivor 2005 kadrosu, 23 nisan temalı şiirler, periyodik cetvel alkali metaller, varsağı hece düzeni ve ölülerin yası ve aşk acısıyla dolu olurdu.
O yüzden unutmak ki en yakışandır bize. Ve şayet kendine değer vermeyi hatırlatıyorsa sana bu unutkanlık, haydi durma kutla bu demans senin!'' 

1A grubu hidrojen hariç alkali metal, Abidinin boşuna boşunaaa diye bir şarkısı vardı, varsağı 8li hece ölçüsüyle söylenir, kendime veremediğim değerler kutlayamadığım demanslar ve her gün aynı taş olarak dönüyor bana ve benim bir şekilde Grönland'a gitmem lazım, bu yıkım fazla bana.


Geçenlerde aklıma bu şarkı geldi ve 90lar erotizmi kokan kafa yakan animasyonlu klibini sizlerle paylaşmak istedim, ''yakın olmak için uzak dur benden'' mesnevi'de falan geçiyo olsa gerek aq.



8 Ocak 2019 Salı

ENGELLİ MAAŞI

Saat 04:27 uyanıyorum, tontiş su istiyor bu isteğini de borçlar hukuku genel hükümler kitabına saldırmak ve likit highlighter şişesini kırmak suretiyle bana bildiriyor.
Tontiş engelli, damağı sakat, kendi kendine su içemiyor.
Bende de var bir takım engeller, mesela tontişe alerjik astımım var, ataklar geçirdiğimde borçlar genel kitabında önemli gördüğüm yerlerin altını highlighterla çiziyorum.
Ve tontiş gibi kendi kendime yapamadığım bir takım meseleler var, kendi kendime yapabildiğim meseleler de var ama doğası gereği kendi kendimize yapmamamız gereken işleri kendi kendimize yapıyorsak  bu da engelliliğin bir parçası değil midir? Misal tüm gotham şehrini bir başına kurtarmaya çalışan batmani düşünün, batman bir engellidir ama kimliği gizli olması nedeniyle devlet tarafından engelli maaşına bağlanamamaktadır, hikayenin alt metni budur aslında.
Doğası gereği kendi kendimize yapmamamız gereken işleri kendi kendimize gerceklestirmemiz neticesinde kendi kendimize yapamadığımız hissiyatı taşıma ikilemi düşünüldüğünde, insanın varlığı bir çeşit sakatlıktır zaten. Damaktaki bir yarık gibidir, doğru açıyı bulursanız tontiş gibi, yemek yerken idare edersiniz kendinizle bir şekilde, ama iş su içmeye gelince birini ararsınız, kitapları, şişeleri devirirsiniz birinin ilgisini çekene kadar, gören olursa sizi ne âlâ ama çok da umutlanmayın, o gördüğünü düşündüğünüz kişi de size karşı alerjik astımlı çıkarsa susuzluğunuzu giderdiğine inandığınız noktada size siktir çekip koridora sepetleyecektir.
Çünkü kimse kimsenin acısını paylaşamaz. Kendi olma ve kendiyle olamama ikilemi budur, başkaları acılarımızı  paylaşsın ve kendi olma yükümüzü hafifletsin hezeyaniyla  sağı solu  devirirken  başkasının acısına ortak çıkamayacağımızı bilmenin ikilemidir.
batman olun, tontiş olun, ben olun, kendiniz olun, havva palu olun acınız size ait, baş etmek için doğru açıyı siz bulmak zorundasınız, başkaları sizin acınıza karşı alerjik astımlı. Ve son olarak: gidin engelli maaşına başvurun sonuçta batman değilsiniz.


15 Kasım 2018 Perşembe

22









Yaş 22, Cahit Sıtkı'nın öngöremediği yolun yarısına varmak üzereyim demek.

20 yıl yaşamayıp 1 yıla sığdırarak konsantre yaşadığım bu hayatımın 21. Yaş evresini geride bırakıyorum. 

''Her şey ben geçen yıl yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar.'' ve yeni yaşımda yeni baştan yaratılıyor kainat, kopuyor tufan, yeni yaşıma Nuh Peygamber olarak giriyorum. Geçmişin tüm bok püsürünü çifter çifter toplayıp Ararat Dağının tepesine doğru yol alıyorum. Ararat'a varınca fikrim değişiyor, bu çorak topraklar canımı sıkıyor. Gemimin dümenini çocukluğumdan beri hayalini kurduğum topraklara, Machu Picchuya doğru kırıyorum. 

Küçükken nat geo kids dergisinde okuduğum kadarıyla İspanyol istilacılar yoğun bitki örtüsü nedeniyle Machu Picchu'ya erişemediklerinden bu gizli yer el değmemiş şekilde kalabilmiş. Bu nedenle karşı apartmanın bahçesinde herkesten gizli yarattığım ve Kırıkkaleli istilacıların erişemediği gizli bölgeme Machu Picchu adını vermiştim. Machu Picchum, alt kat komşunun orospu kızı tarafından açık edilene kadar Kırıkkale'nin bağrında el değmemiş bir İnka medeniyeti olarak yaşamaya devam etmişti. Bir Zamanlar Anadolu'da izleyenler bilir, Kırıkkale o film boyunca aranan cesedin ta kendisidir. Yerle bir ettiler Machu Picchumu ve altına ceset gömdüler. Machu Picchumu istila ederlerken ben ''Köylüler Niçin Öldürmeliyiz?'' şiirini okudum onlara, sonra ağlayarak eve döndüm.

Bugün 22. Yaşımda Machu Picchu'nun tepesinden Urubamba Vadisini izlerken çifter çifter topladığım geçmişimi ayıklıyorum. Ayıklamak kelimesinin sözlük anlamıyla karşılayamadığı bir metodla ayıklıyorum tüm yaşanmışlıklarımı. Tüm pişmanlıklar, tüm iyi kiler. tüm neşeler, tüm hüzünler, tüm yanlışlar, tüm doğrular, tüm sevgiler, tüm sevgisizlikler, tüm zirveler, tüm dipleriyle kabullenerek bir nevi taksonomi yöntemi izliyorum. Neşeler-Hüzünler, Doğrular-Yanlışlar, Pişmanlıklar-İyi kiler... Çifter çifter ayırıyorum hepsini, çorap gibi eşliyorum. Tüm duygu durumumu dengeliyorum gemimdeki. 22 yaşındayım ve Nuh Peygamberim ben. Daha yaşanacak 928 yılım daha var. Bu 928 yılda pişmanlıklar iyi kilere, iyi kiler pişmanlıklara, doğrular yanlışa, yanlışlar doğruya dönüşebilir, bunu 22 yıllık hayatımdan öngörebiliyorum. Çorap gibi eşliyorum dediysem de bazı çorapların eşi yok, ''unutulmuşluk'' hissi tek başına kalıyor ve geminin dibini tahta kurusu gibi kemiriyor mesela. İçim sıkılıyor, sanki hiç var olmamışım gibi hissediyorum, 22 yıllık ve 928 yıl daha sürecek varlığım bir hiçmiş, atmak mı lazım bu hissi gemiden diye düşünüyorum ama Nuh Peygamber de tahta kurularını gemiden atmamış ki bugün hala tahta kuruları var. Peygamberimizin bir bildiği vardır, uymak lazım. 

Devam ediyorum yola bir şekilde, tahta kurularım yanımda. Ben 22 yaşındayım, yaşadıklarımdan öğrendiğim ve öğrenemediğim bir takım şeyler var. Daha az hayal kuruyor daha çok hayallerden uzak işler yapıyorum, daha az hissediyor daha çok anlıyorum, daha az risk alıyorum ve kendimi bir şekilde kabulleniyorum. 

Bu vesileyle doğum günümü kutlayan ve bilhassa da kutlamayan herkese çok teşekkür ediyorum,  zira kutlanacak bir şey ben de göremiyorum. Ve bu yaşıma kadar gizlediğim doğum günü dileklerimin hiçbiri gerçekleşmediğinden 22 yaşımın dileği olan Machu Picchu'ya gitmeyi burada ifşa ediyorum.

Geride bıraktığım ve 1993 Türkiyesi ile 2007 sineması uçlarında seyreden ve bana birçok şey öğreten 21 yaşıma armağan edeceğim 21 şarkıyla bu bahsi kapıyorum. Teşekkürler.

21 Yaşıma 21 Şarkı

1) Dolu kadehi ters tut- #22 : ''Geçmişe ait anılarla 
                                            işi yoktu daha fazla
                                            yine de yarını tasarlarken
                                            arıyordu gözleri bazen''

2) Mehmet Güreli-Umrumda ''Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim tüm güzel                                                                düşüncelerimi yıkarsın''


3) BEYRIES- The Pursuit of Happiness: Cinsiyet eşitlikçi milli marşım. 
                                                                  ''Go hide from others
                                                                   Paint my face like a warrior
                                                                   I'm a warrior
I couldn't go further
Wearing the boots of my father''

4) Agnes Obel- It's happening again: '' I took a day or two
                                                              To exile from the light
                                                              To unfold that prisoner
                                                              They call a mind.''

5) Laura Marling- What He Wrote: On Body and Soul geçen yıl en olmadık anımda iİalyanca dublajla izlemiş bulunduğum unutulmaz bir filmdi. Ondan bir soundtrack.  Çok duygusal gibi dursa da What he wrote?  sorusunun cevabı: Siktir ahaha

6)Vedat Sakman- Usulca: Bologna'da son gecemde fonda bu şarkı çalarken gece 3te sokakta yavru kedi arıyordum. Hastaydım ve yorgundum ve o kediyi bekliyordum , gelmedi. Zaman akışta..

7) The Smiths- I know it's over: Kaybedenlerin sesi Morrissey bu yaşımda da bana eşlik etti elbette. Hiç başlamamış bir şeyin bitişini kabullenememek hakkında bazı mülahazatı şamildir.

8) Germano- Grace: İtalyanca bir şarkı olmazsa olmaz. ''La nostalgia non ha mai ucciso nessuno''

9)Jane Birkin- Living in Limbo: Her seyahatimden önce bavul hazırlama fon müziğimdi.
                                                     ''living in limbo, load up the wagon 
                                                          next stop is somewhere where something will happen 
                                                          oh packing, unpacking, sleep in a bubble 
                                                          if things are changing the difference is subtle''


10) Bonjr- Someday we'll be together again ''Auspicious beginnings, you know what i mean''

11) Beach House- Space Song: İlk dinleyişte aşık olunan bu şarkı bize çeşitli sorular soruyor: What makes this fragile world go' round? Were you ever lost? Was she ever found? Who will dry your eyes, when it falls apart? Which came first the chicken or the egg? What was there before the big bang? Aktepe'ye gider mi bu araba? Şuradan iki öğrenci uzatabilir misiniz?

12) Still Corners- Don't fall in love : 22. Yaşımda canlı dinlemek nasip olur inşallah. Still Corners seviliyorsun.                                                                                                            

13) Soap&Skin- Italy: ''Awake me Hopefully in Italy'' (I woke up in Keçiören)

14)Bedouine- Nice and Quiet: Spotifyda 3 milyon tıklanmış bu şarkı, Youtubeta 743 tıklanmış. Ne desem bilemedim. I will try my best to keep my head nice&quiet for me.

15)Sade- Somebody already broke my heart: Üzdüler moruk. So be careful and be kind, yani insanlığa çağrı.

16) Birsen Tezer- Aşk bu değil: Birsen Hanım'ın kanun çalışına özenip ud çalmaya karar verdim. Çünkü kanuna param yetmez. Aşk Bu: DEĞİL. 

17) Can Ozan-Bul Beni:  Bul beni, Nerdeyim ben, Keçiören Mhp İlçe Teşkilatının karşısındayım.

18) Khruangbin- Cómo Me Quieres: 21in son demlerinde yakaladı beni bu şarkı, derinlerde bir yerde.

19) Cem Karaca- Unut Beni: T A M A M

20) Sezen Aksu- Git: Sezen Aksusuz bir yıl düşünülemez zaten.  Siktir git şeklinde editleyerek 21. Yıl tribute'a dahil ediyorum bu şarkıyı.

21) Depeche Mode- Wrong: Bana dair her şey yanlış-tı. WRONG WRONG WRONG WRONG WRONG WRONG WRONG WRONG

Yeni yaşımda doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlarla olmak  ve chemically-inherently wrongları manageable kılabilmek dileğiyle


Yeni yaşımdan bir diğer beklentim: Google Mapste evimi araştırdığımda blurlu Bahçeli suratı görmemek