19 Ekim 2021 Salı

Bir Memur, Bir Kedi

 Bir sabah bunaltıcı düşlerimden tarayıcı anasayfaları mynet, paylaşımları ikinci el araba piyasası olan, vatkalı ceketlerinin içine sığdırılmış birçok sıfatları ve pek az vasıflarıyla mevzuat kadar bile değişiklik gösterememiş memurlarla dolu bir servisin içinde uyanıyorum ve bunaltıcı gerçekliğime giriş yapıyorum.


Bir memur mesleki deformasyonu olarak sanki bir işinizi halletmek istemişsiniz de o işi yapmamak için sizi başınızdan kovuyormuş gibi bir ses tonuyla   '' İnşallah motora girmemiştir de tekerden çıkıp ölmüştür.' 'diyor biri, öteki de bu temennisine katılıyor. Tam bu esnada iki memurun temennisini de boşa çıkararak ölmediğini belli edecek şekilde bağırıyor servisin altındaki kedi. Yüzleri ekşiyor memurların, ölmemiş kedi kamu görevlisinin hakaret adlettiği şekliyle kamu görevlisine ''iş çıkarıyor'', oysa ne vardı doğru şekilde ölmeyerek devletin malına zarar veren bu kedi doğru şekliyle tekerden çıkıverse.. Şimdi işleri yoksa çanak okeye ara verip mynette motor tamiri videosu araması yapmaları gerekecek. 


Kedi bağırdıkça memurlar daha yüksek sesle ikinci el araba piyasası konuşmaya başlıyorlar. Kedi bağırdıkça ben küçülüyorum, küçüldükçe küçülüyorum. Saat 9 oluyor kedi bağırıyor, saat 5 oluyor kedi bağırıyor ama mesai saatleri dışında hiçbir işlem gerçekleştirilemeyeceği için kedinin sesini duyan olmuyor. Ben küçülüyorum, karanlık bir servis köşesine sıkışıyorum, bağırmak istiyorum kedi gibi ama bağırmak ya da bir kedinin hakkını talep etmek 657 kanununda neye tekabül eder emin olamadığım için sadece küçülüyorum. Küçüldükçe küçülmenin herhangi bir yaptırımı olmuyor. Sonra bir gün kedi susuyor. Ben de küçülmeyi bırakıyorum artık. İnsan her şeye alışıyor. Kabın şeklini alamıyor belki ama kaba sığana kadar kendini kırıp döküp küçültüyor. 


Küçüldükçe içimden ve dışımdan uzaklaşıyorum, artık boşlukta hacim kaplamıyorum boşluğun ta kendisi oluyorum. Aklımda uzun soluklu mücadeleler, yanı başımda vatkalı ceketle alçak masada yazı yazma mücadelesi; yüreğimde sonsuz devinimler, gerçeğimde 9-5 arası akışlar; düşüncemde engin denizler, dilimde lütfen musluğu açık bırakmayınız uyarısı. Özgürüm özgür olmasına, kendi yaşamımı yönetememek konusunda özgürüm sonuna kadar. Artık küçük adamlara dinle deme değil küçük adamları dinleme zamanı. Alışır insan her şeye alışır, kedi ölüsü üzerinde gitmeye de alışır, bir gün  kapana kısılırsa sesini duyuramayan o kedi olmaya da alışır. Hayat öyle ya da böyle devam eder. Sen sadece, küçük adamlara dinle deme dönemi yerini küçük adamları dinleme dönemine bıraktığı gibi dinle denilen küçük adam olma dönemi de gelmesin diye kendine her zaman bir memur değil bir kedi olduğunu hatırlatmayı unutma VE ASLA TARAYICI ANASAYFANI MYNET YAPMA.


''İçimdeki uzaklığı, aklımdaki acıyı, gözlerimdeki menevişi korumak için, boylarını ve ağırlıklarını masalarıyla ölçen küçük adamları küçük odalarda bırakıp çıktım. Evrak dolaplarının kilitlerini kırmak, imza cetvelleriyle kıyafet genelgesinin dışına çıkarmak için yıllarca uğraştım da, başlarını kaldırdıklarında bir avuç mavilik görecek bir ufuk açamadım günlerine. Hepsinin de gülüşü resmi bir mühür kadar soğuk ve kişiliksizdi. Sesleri, karalama için kullandıkları sarı saman kâğıtlara benziyordu. Aynı iç çekişlerden gelip aynı açık yenilgiye gittiklerinden, aralarındaki ayrımı sözlerinden çıkarmanın olanağı yoktu. Giysileriyse, geri çekildikleri çarşılardan başka bir ipucu vermiyordu gerçeklerine ilişkin. Ne bir aşk nişanı gövdelerinde, ne eşiklerinin dışında bir dünya telaşı; küçücük bir mavi leke yoktu bakışlarında. Aynı fıkraya yüzüncü kez de anlatılsa aynı coşkuyla gülecek kadar yoksuldular. En büyük maceraları mahalle kahvesinde bir çay içmek, başkalarının yalnızlığıyla çoğalmak için bir komşu ziyaretiydi, iyice bunaldıklarında cesaret edebildikleri. Uzun bir ölümün ustasıydı hepsi de. Kendi yazları geçince, çocuklarına tutunarak güzde ve kışta bir yer ediniyorlardı.'' ŞÜKRÜ ERBAŞ




8 Temmuz 2021 Perşembe

Tavuk, Güvercin, Karga

Kollarından ve bacaklarından bağlıyorum,  bedenini sahilde kuma gömer gibi buğday taneleriyle kaplıyorum sonra bir sürü tavuk salıyorum üzerine aralarından hiç horoz yok.

Göğüs kafesim sıkışıyor, nefes alamıyorum. 

Sabaha karşı gözümü bağıran karga sesleriyle açıyorum ve kime neden yaptığımı anlamadığım bu guantanamo kampındaki amerikan askerlerinin bile aklına gelmeyecek türden fantastik işkencem sona eriyor. Balkona çıkıyorum, 30 saniye önce bilinçdışı dünyamda sahip olduğum işkenceci jitem mensubu kimliğimin verdiği bunaltıdan kurtulmak için biraz nefes almaya ihtiyacım var. 

Kargalara bakıyorum, kedilere koyduğum yemi yiyorlar ve her gaga darbesinde yemleri koyduğum köpük tabakları deliyorlar, tadım kaçıyor. 

Kargaların biraz ilerisinde aylardır duran bir güvercin ölüsü var. Başı neresi ayakları neresi anlaşılmıyor artık. Ölüsüyle ilk karşılaştığım zaman ne kadar sarsıldığımı hatırlıyorum. Şehir hayatında ölümü hatırlamamak için mezarlıkları olabildiğince yaşam alanımızdan uzak tutmaya çalışsak da sağda solda ölen sokak hayvanları bize ölümün varlığını hatırlatır ve fark ederiz ki birkaç ay öncesi için şoke edici olan ölüm imajı birkaç ay içerisinde kafamızdan silinip giden, üzerine gözümüzü dikip başı neresi ayağı neresi tespit etmeye çalıştığımız bir biyolojik döngüden ibaret hale gelmiş. 

Bir kargalara bakıyorum, bir ölü güvercine. Ölü güvercinin parça parça dağılmış iç organlarına ve kargaların kedi maması ve bir miktar köpük tabakla dolan iç organlarına, rüyamdaki tavukları düşünüyorum, o donuk ruhsuz gözleri ve düşük zekalarıyla yemek yemek ve işkence suçu işlemeyi tek bir eylemde gerçekleştirecek, hayvanlar aleminin gerçek soğukkanlı tetikçileri tavuklar. 

Bu esnada karnımdan sesler geliyor, kendi iç organlarımı hatırlatıyor bana. Başımı ellerimin arasına alıyorum, ayaklarıma dikkatli dikkatli bakıyorum. Başım nerede ayaklarım nerede unutulmasından korkuyorum. Herkes bundan korkmuş olacak ki başımızın olduğu yönü belli etmek için mezar taşları kullanıyoruz. Mezar taşıma şunları yazıyorum: ''Burada çürümekte olan ceset için hayat uyku ve kaygılı bir düştü şimdi ise tüm kaygılardan geriye bir gün çürümüş cesedine bakıldığında başı neresi ayakları neresi anlaşılmaması ihtimalinin kaygısı kaldı.''

''Bugün çok erken bir saatte sıçrayarak uyandım ve
kederler içinde, boğazımda anlaşılmaz bir tiksintiyle
hemen yataktan fırladım. Bir düş değildi buna sebep;
herhangi bir gerçeklik de yol açmış olamazdı. Belli bir
şeyden kaynaklandığı açık olan, kusursuz, mutlak bir
tiksintiydi bu. Ruhumun en derinindeki karanlıklarda,
gözle görülmez, bilinmez güçler savaşmaktaydı, savaş
alanları ise varlığımdı ve ben bu tarifsiz keşmekeş
yüzünden, tir tir titriyordum. Bütün hayata karşı bir
mide bulantısıyla uyandım. Yaşamak zorunda olmanın
dehşeti yataktan benimle birlikte kalktı. Her şey gözüme
boş göründü bir an ve içimden buz gibi bir ses, hiçbir
derdin çaresi yoktur, dedi.'' Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı



23 Ocak 2021 Cumartesi

S Harfi Alfabemizin 22. Harfidir ve ''Son'' Kelimesinin İlk Harfidir

Kumların üzerinde gezdiriyorum parmağımı. S çiziyorum. S derinleştikçe kumlar doluyor boşluklarına ve yok oluyor çizdiğim S. Tekrar tekrar çiziyor, tekrar tekrar yok ediyorum S'leri. 

Sonra bir dalga çarpıyor. Parmaklarımın arasında hissediyorum önce, sonra tuzlu su yakıyor avuç içimdeki yarayı. Çizdiğim S'ler sarıdan kahverengiye dönüyor. Kumlar için boşluklara dolmak mümkün olmuyor ve S'ler de mütevazı ve biraz sonra boşluklara dolacak kumlar tarafından yok edilecek olmanın bilincinde hareket etmiyorlar artık, iyiden iyiye özgüvenli ve ben buradayım diyen S'lere dönüşüyorlar.

Ben derinleştikçe yok olsun istiyorum kumlara bıraktığım izler, dalga planlarımı bozuyor. 

Uzaklaşmaya çalışıyorum dalgalardan. Yürüdükçe kumlar doluyor boşluklara, ilerleyemiyorum. Tıpkı bir S harfi gibi kumsalda ilerledikçe yok olmaya başlıyorum. Başımdan aşağı kumlar dökülüyor, göğüs kafesime doluyorlar, kumlar çok ağır nefes alamıyorum. Saplandıkça kumlara aşağılarda derinlerde dalgalar tarafından ıslanmış nemli ve ıslak tabakayı hissediyorum, midem bulanıyor. Bağırmak istiyorum kumlar ağzıma doluyor, ağlamak istiyorum göz pınarlarım kumla dolu. 

Kaçışım yok biliyorum. Kumlar milyonlarca, ben tek başımayım, hepsiyle baş edemem. 

Kumların altında sonumu bekliyorum. Avuç içimdeki yaranın sızısını hissederken fiziksel varlığımız sona erdiğinde tıpkı yara kabuğundan zamansız ayrılan bir yara gibi ruhumuz bir yerlerde tekrar yaralanır mı merak ediyorum. 

Öbür dünya varsa şayet ve gerek sokak kedilerini beslemem, gerek kul hakkına yönelik yoğun hassasiyetlerim sayesinde cennete hak kazandıysam -kiramen katibin'in tüm çerezleri kabul ettiğini düşünerek customize bir cennet olacağını varsayıyorum- ben cennetimin hiçlik olmasını rica ediyorum Allahtan. Hiç var olmamış gibi yok olmayı istiyorum. 

Teşekkür ederim şarap için, hatta alkol vergisi yüksek ülkeden geldiğim için belki viski bile önerebilirsin ama inan dünyevi hayatta yasak ettiğin ve öbür tarafta vaat ettiğin hiçbir şey benim için mutlak yok oluş kadar cezbedici değil Allah'ım. 


"Senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi? Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Ancak Rabbine yönel ve yalvar."


Benim ruhumun yarası kabuk tutmuyor Allah'ım, bu ruh hatalı bir imalatın. Bu ruhun umut etmekten başka umudu yok. Aynı yıkımlara uğrayıp aynı yıkımları buluyor bu ruh her seferinde. Her seferinde kumların altında, kumlar çok ağır, nefes alamıyor, midesi bulanıyor, bağıramıyor... 

O zaman dediğin gibi sana yöneliyor ve yalvarıyorum: Tıpkı dalgalar gelmeden önce kumlara çizdiğim S'ler gibi yok olmak istiyorum. Aynı şekilde çizile çizile, yok olmak için yeterince derinleştim ve mükerrer kader kaydı nedeniyle bu ruhu, yaratılanlar sicilinden iptal etmeni  talep ediyorum. 

Chester için de aynı taleplerim geçerlidir.RIP
Dinlerken aniden ilkokula döndüğüm bu şarkının lyricsini bırakıyorum

Memories consume like opening the wounds I'm picking me apart again You all assume I'm safe here in my room
I don't know what's worth fighting for Or why I have to scream