8 Temmuz 2021 Perşembe

Tavuk, Güvercin, Karga

Kollarından ve bacaklarından bağlıyorum,  bedenini sahilde kuma gömer gibi buğday taneleriyle kaplıyorum sonra bir sürü tavuk salıyorum üzerine aralarından hiç horoz yok.

Göğüs kafesim sıkışıyor, nefes alamıyorum. 

Sabaha karşı gözümü bağıran karga sesleriyle açıyorum ve kime neden yaptığımı anlamadığım bu guantanamo kampındaki amerikan askerlerinin bile aklına gelmeyecek türden fantastik işkencem sona eriyor. Balkona çıkıyorum, 30 saniye önce bilinçdışı dünyamda sahip olduğum işkenceci jitem mensubu kimliğimin verdiği bunaltıdan kurtulmak için biraz nefes almaya ihtiyacım var. 

Kargalara bakıyorum, kedilere koyduğum yemi yiyorlar ve her gaga darbesinde yemleri koyduğum köpük tabakları deliyorlar, tadım kaçıyor. 

Kargaların biraz ilerisinde aylardır duran bir güvercin ölüsü var. Başı neresi ayakları neresi anlaşılmıyor artık. Ölüsüyle ilk karşılaştığım zaman ne kadar sarsıldığımı hatırlıyorum. Şehir hayatında ölümü hatırlamamak için mezarlıkları olabildiğince yaşam alanımızdan uzak tutmaya çalışsak da sağda solda ölen sokak hayvanları bize ölümün varlığını hatırlatır ve fark ederiz ki birkaç ay öncesi için şoke edici olan ölüm imajı birkaç ay içerisinde kafamızdan silinip giden, üzerine gözümüzü dikip başı neresi ayağı neresi tespit etmeye çalıştığımız bir biyolojik döngüden ibaret hale gelmiş. 

Bir kargalara bakıyorum, bir ölü güvercine. Ölü güvercinin parça parça dağılmış iç organlarına ve kargaların kedi maması ve bir miktar köpük tabakla dolan iç organlarına, rüyamdaki tavukları düşünüyorum, o donuk ruhsuz gözleri ve düşük zekalarıyla yemek yemek ve işkence suçu işlemeyi tek bir eylemde gerçekleştirecek, hayvanlar aleminin gerçek soğukkanlı tetikçileri tavuklar. 

Bu esnada karnımdan sesler geliyor, kendi iç organlarımı hatırlatıyor bana. Başımı ellerimin arasına alıyorum, ayaklarıma dikkatli dikkatli bakıyorum. Başım nerede ayaklarım nerede unutulmasından korkuyorum. Herkes bundan korkmuş olacak ki başımızın olduğu yönü belli etmek için mezar taşları kullanıyoruz. Mezar taşıma şunları yazıyorum: ''Burada çürümekte olan ceset için hayat uyku ve kaygılı bir düştü şimdi ise tüm kaygılardan geriye bir gün çürümüş cesedine bakıldığında başı neresi ayakları neresi anlaşılmaması ihtimalinin kaygısı kaldı.''

''Bugün çok erken bir saatte sıçrayarak uyandım ve
kederler içinde, boğazımda anlaşılmaz bir tiksintiyle
hemen yataktan fırladım. Bir düş değildi buna sebep;
herhangi bir gerçeklik de yol açmış olamazdı. Belli bir
şeyden kaynaklandığı açık olan, kusursuz, mutlak bir
tiksintiydi bu. Ruhumun en derinindeki karanlıklarda,
gözle görülmez, bilinmez güçler savaşmaktaydı, savaş
alanları ise varlığımdı ve ben bu tarifsiz keşmekeş
yüzünden, tir tir titriyordum. Bütün hayata karşı bir
mide bulantısıyla uyandım. Yaşamak zorunda olmanın
dehşeti yataktan benimle birlikte kalktı. Her şey gözüme
boş göründü bir an ve içimden buz gibi bir ses, hiçbir
derdin çaresi yoktur, dedi.'' Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder