15 Kasım 2018 Perşembe

22









Yaş 22, Cahit Sıtkı'nın öngöremediği yolun yarısına varmak üzereyim demek.

20 yıl yaşamayıp 1 yıla sığdırarak konsantre yaşadığım bu hayatımın 21. Yaş evresini geride bırakıyorum. 

''Her şey ben geçen yıl yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar.'' ve yeni yaşımda yeni baştan yaratılıyor kainat, kopuyor tufan, yeni yaşıma Nuh Peygamber olarak giriyorum. Geçmişin tüm bok püsürünü çifter çifter toplayıp Ararat Dağının tepesine doğru yol alıyorum. Ararat'a varınca fikrim değişiyor, bu çorak topraklar canımı sıkıyor. Gemimin dümenini çocukluğumdan beri hayalini kurduğum topraklara, Machu Picchuya doğru kırıyorum. 

Küçükken nat geo kids dergisinde okuduğum kadarıyla İspanyol istilacılar yoğun bitki örtüsü nedeniyle Machu Picchu'ya erişemediklerinden bu gizli yer el değmemiş şekilde kalabilmiş. Bu nedenle karşı apartmanın bahçesinde herkesten gizli yarattığım ve Kırıkkaleli istilacıların erişemediği gizli bölgeme Machu Picchu adını vermiştim. Machu Picchum, alt kat komşunun orospu kızı tarafından açık edilene kadar Kırıkkale'nin bağrında el değmemiş bir İnka medeniyeti olarak yaşamaya devam etmişti. Bir Zamanlar Anadolu'da izleyenler bilir, Kırıkkale o film boyunca aranan cesedin ta kendisidir. Yerle bir ettiler Machu Picchumu ve altına ceset gömdüler. Machu Picchumu istila ederlerken ben ''Köylüler Niçin Öldürmeliyiz?'' şiirini okudum onlara, sonra ağlayarak eve döndüm.

Bugün 22. Yaşımda Machu Picchu'nun tepesinden Urubamba Vadisini izlerken çifter çifter topladığım geçmişimi ayıklıyorum. Ayıklamak kelimesinin sözlük anlamıyla karşılayamadığı bir metodla ayıklıyorum tüm yaşanmışlıklarımı. Tüm pişmanlıklar, tüm iyi kiler. tüm neşeler, tüm hüzünler, tüm yanlışlar, tüm doğrular, tüm sevgiler, tüm sevgisizlikler, tüm zirveler, tüm dipleriyle kabullenerek bir nevi taksonomi yöntemi izliyorum. Neşeler-Hüzünler, Doğrular-Yanlışlar, Pişmanlıklar-İyi kiler... Çifter çifter ayırıyorum hepsini, çorap gibi eşliyorum. Tüm duygu durumumu dengeliyorum gemimdeki. 22 yaşındayım ve Nuh Peygamberim ben. Daha yaşanacak 928 yılım daha var. Bu 928 yılda pişmanlıklar iyi kilere, iyi kiler pişmanlıklara, doğrular yanlışa, yanlışlar doğruya dönüşebilir, bunu 22 yıllık hayatımdan öngörebiliyorum. Çorap gibi eşliyorum dediysem de bazı çorapların eşi yok, ''unutulmuşluk'' hissi tek başına kalıyor ve geminin dibini tahta kurusu gibi kemiriyor mesela. İçim sıkılıyor, sanki hiç var olmamışım gibi hissediyorum, 22 yıllık ve 928 yıl daha sürecek varlığım bir hiçmiş, atmak mı lazım bu hissi gemiden diye düşünüyorum ama Nuh Peygamber de tahta kurularını gemiden atmamış ki bugün hala tahta kuruları var. Peygamberimizin bir bildiği vardır, uymak lazım. 

Devam ediyorum yola bir şekilde, tahta kurularım yanımda. Ben 22 yaşındayım, yaşadıklarımdan öğrendiğim ve öğrenemediğim bir takım şeyler var. Daha az hayal kuruyor daha çok hayallerden uzak işler yapıyorum, daha az hissediyor daha çok anlıyorum, daha az risk alıyorum ve kendimi bir şekilde kabulleniyorum. 

Bu vesileyle doğum günümü kutlayan ve bilhassa da kutlamayan herkese çok teşekkür ediyorum,  zira kutlanacak bir şey ben de göremiyorum. Ve bu yaşıma kadar gizlediğim doğum günü dileklerimin hiçbiri gerçekleşmediğinden 22 yaşımın dileği olan Machu Picchu'ya gitmeyi burada ifşa ediyorum.

Geride bıraktığım ve 1993 Türkiyesi ile 2007 sineması uçlarında seyreden ve bana birçok şey öğreten 21 yaşıma armağan edeceğim 21 şarkıyla bu bahsi kapıyorum. Teşekkürler.

21 Yaşıma 21 Şarkı

1) Dolu kadehi ters tut- #22 : ''Geçmişe ait anılarla 
                                            işi yoktu daha fazla
                                            yine de yarını tasarlarken
                                            arıyordu gözleri bazen''

2) Mehmet Güreli-Umrumda ''Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim tüm güzel                                                                düşüncelerimi yıkarsın''


3) BEYRIES- The Pursuit of Happiness: Cinsiyet eşitlikçi milli marşım. 
                                                                  ''Go hide from others
                                                                   Paint my face like a warrior
                                                                   I'm a warrior
I couldn't go further
Wearing the boots of my father''

4) Agnes Obel- It's happening again: '' I took a day or two
                                                              To exile from the light
                                                              To unfold that prisoner
                                                              They call a mind.''

5) Laura Marling- What He Wrote: On Body and Soul geçen yıl en olmadık anımda iİalyanca dublajla izlemiş bulunduğum unutulmaz bir filmdi. Ondan bir soundtrack.  Çok duygusal gibi dursa da What he wrote?  sorusunun cevabı: Siktir ahaha

6)Vedat Sakman- Usulca: Bologna'da son gecemde fonda bu şarkı çalarken gece 3te sokakta yavru kedi arıyordum. Hastaydım ve yorgundum ve o kediyi bekliyordum , gelmedi. Zaman akışta..

7) The Smiths- I know it's over: Kaybedenlerin sesi Morrissey bu yaşımda da bana eşlik etti elbette. Hiç başlamamış bir şeyin bitişini kabullenememek hakkında bazı mülahazatı şamildir.

8) Germano- Grace: İtalyanca bir şarkı olmazsa olmaz. ''La nostalgia non ha mai ucciso nessuno''

9)Jane Birkin- Living in Limbo: Her seyahatimden önce bavul hazırlama fon müziğimdi.
                                                     ''living in limbo, load up the wagon 
                                                          next stop is somewhere where something will happen 
                                                          oh packing, unpacking, sleep in a bubble 
                                                          if things are changing the difference is subtle''


10) Bonjr- Someday we'll be together again ''Auspicious beginnings, you know what i mean''

11) Beach House- Space Song: İlk dinleyişte aşık olunan bu şarkı bize çeşitli sorular soruyor: What makes this fragile world go' round? Were you ever lost? Was she ever found? Who will dry your eyes, when it falls apart? Which came first the chicken or the egg? What was there before the big bang? Aktepe'ye gider mi bu araba? Şuradan iki öğrenci uzatabilir misiniz?

12) Still Corners- Don't fall in love : 22. Yaşımda canlı dinlemek nasip olur inşallah. Still Corners seviliyorsun.                                                                                                            

13) Soap&Skin- Italy: ''Awake me Hopefully in Italy'' (I woke up in Keçiören)

14)Bedouine- Nice and Quiet: Spotifyda 3 milyon tıklanmış bu şarkı, Youtubeta 743 tıklanmış. Ne desem bilemedim. I will try my best to keep my head nice&quiet for me.

15)Sade- Somebody already broke my heart: Üzdüler moruk. So be careful and be kind, yani insanlığa çağrı.

16) Birsen Tezer- Aşk bu değil: Birsen Hanım'ın kanun çalışına özenip ud çalmaya karar verdim. Çünkü kanuna param yetmez. Aşk Bu: DEĞİL. 

17) Can Ozan-Bul Beni:  Bul beni, Nerdeyim ben, Keçiören Mhp İlçe Teşkilatının karşısındayım.

18) Khruangbin- Cómo Me Quieres: 21in son demlerinde yakaladı beni bu şarkı, derinlerde bir yerde.

19) Cem Karaca- Unut Beni: T A M A M

20) Sezen Aksu- Git: Sezen Aksusuz bir yıl düşünülemez zaten.  Siktir git şeklinde editleyerek 21. Yıl tribute'a dahil ediyorum bu şarkıyı.

21) Depeche Mode- Wrong: Bana dair her şey yanlış-tı. WRONG WRONG WRONG WRONG WRONG WRONG WRONG WRONG

Yeni yaşımda doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlarla olmak  ve chemically-inherently wrongları manageable kılabilmek dileğiyle


Yeni yaşımdan bir diğer beklentim: Google Mapste evimi araştırdığımda blurlu Bahçeli suratı görmemek






















26 Ekim 2018 Cuma

NeonKeçiörenVibes

Yeşil neonlar maviye, maviler kırmızıya, kırmızılar mora dönmeye başlıyor aniden, gözlerimi açamıyorum. Her kavşak başı Gaspar Noe film seti gibi ışıklandırılmış Keçiörendeyim.

Kendi geleceğini göremediği yerde yaşarken insan geçmişinden de kopamıyor, her ayrıntısı aklına geliyor , tüm pişmanlıklarla sarmalanıveriyorsun birden.

2007 mart: Yaralı sokak kedisinin hırıltılı nefes alışverişini uzaktan izleyip yardım etmeden gitmem, 2016 aralık: Sokak çocuklarını toplayıp küfür kıyamet aşağılayan metrodaki güvenlik görevlisine hiçbir şey dememem, 2011 aralık: Sakat dilenci ile alay etmem, 2013 nisan: Serkül taklidi yapmam, 2002 Ocak: Arkadaşımı daha popüler tipler için bırakmam ve popülaritenin kıstasının Kırıkkale standartları olması, 2017 Aralık: Genel olarak bu ayın varlığı...

Bugün de yarının pişmanlıklar listesine eklenecek bir dün olmaktan öteye geçemiyor. Tüm kediler, tüm çocuklar, kendi kedilerimiz ve kendi çocukluğumuzun pişmanlıklarıyla dolu bir geçmişi neon ışıklar şeklinde kusuyorum sokaklara. Dünyanın en büyük yapay şelalesinin altına giriyorum, böylelikle ağlıyor muyum yoksa dünyanın en büyük yapay şelalesini sevgiyle kucaklıyor muyum buna kanaat getiremem diye umuyorum. Gözyaşlarım yeşil neon yemiş sulara karışıyor, kim ağladığımı iddia edebilir ki, ben sadece elektrik tehlikesini göğüsleyerek geçmişi neonlara boğuyorum. Geçmişimdeki tüm renkler, yeşil, mavi, kırmızı ve mor gözyaşları şeklinde terk ediyor vücudumu.

Aniden keçiören belediyesi yazılı neon ışıklar contemporary art sergisiymiş gibi dönüşüveriyorlar ve  "Grab the future by the balls. Fuck the past in the ass" yazıyor. Aklıma da yatıyor bu iş tüm renkler, tüm yeşiller, maviler, kırmızılar ve morları ardımda bırakıyorum ,Ankara'ya yakışır griler kalıyor geriye. Yarının taşakları avucumda, geçmişi sikiyim diyorum içtenlikle. Yarında geçmişin renkleri yok artık çünkü geçmiş öğretti ki sana Ankara girişinden, pavyonlarına, keçiören belediyesinden Kuzey Ankarasına rengarenk olsa da herkes Ankara'yı gri şehir olarak bilir. Yani hayat seni heyecanlandırdığında her şey rengarenk görünse de o dev bir gri bina üzerindeki sürücü kursu tabelası kadar ruhsuz bir bütünlükten ötesi değildir. Renklere inanmıyorum artık, renkler yalan söyler ve dünyanın en büyük yapay şelalesini grilikler içinde terk ediyorum... 

Ama şelalenin yanındaki benim de zamanında okuduğum ilkokulu niçin parlement mavisine boyamışlar sahi? Onu da düşünmeden edemiyorum.






27 Eylül 2018 Perşembe

Yüzler ve Balıklar

İki oyuğun içinde bilye gibi dönen ve görüş açısı diğer canlılara kıyasla oldukça kısıtlı olan iki beyaz ıslak dokunun ortasında renkli lekeler, onun altında yolun sonundaki iki oyukla nefes alan veren, koklayan, tıkanan, metroda rahatsız olan bir çıkıntı, çıkıntının altında suratımızdaki en büyük boşluğun içinde amorf kireçten sıralanmış ısıran, koparan beyaz taşlar ve o taşlara çarpıp farklı farklı dillerde seven, küfreden, konuşan aralıksız konuşan bir kas dokusu.

Böyle betimlenince mariana çukuru dibinde yaşayan antik çağlardan kalma dunkleosteidae familyasına üye balığa ait gibi dursa da bu insan suratından başka bir şeyin tasviri değil.

7 milyar surat, 7 milyar ses, 7 milyar bakış, 7 milyar nefesle dolu bir dünyada her köşede antik balıklarla karşılaşmak mümkün, bu balıklar konuşuyor, bu balıkların  lafları çok, beriki balık sen diyor yanlışsın, öteki balık geliyor sen yanlışsın ama sana yanlış diyen de yanlış diyor, ötelerden bir başka balık geliyor ufak bir imayı savuruveriyor düşünmeden, amorf kireçlere çarptırıyor düz kaslarını, konuşuyor balık, senin 32 amorf kireçten taşın zangırdırıyor onu dinlerken, suratının en büyük boşluğundaki düz kasın kaskatı kesiliyor, ses çıkarmaya çalışıyorsun karşındaki balık gibi amorf kireçlerde şaklatmak istiyorsun düz kası, çıkan ses başka bir frekansta, başka bir dilde, başka bir kontekste, başka bir gezegenden geliyor sesin ve ortaokul bilgilerin seni yanıltmıyorsa uzayda ses yayılmadığından muhattabına ulaşmadan uzay boşluğunda yitip gidiyor sözcüklerin.

Elon Musk spacex işini halledene kadar uzay boşluğundan iletişmenin yolları kapanıyor sana ve iletişim sonlanınca tüm yüzler birbirine benzemeye başlıyor ve insanın sahip olarak ve her gün maruz kalarak sıradanlaştırdığı suratların dünyasına şaşakalıyorsun. Görmedikçe unutulan ve aynı zamanda görmedikçe her suratta biraz daha karşılığını bulmaya başlayan büyüleyici bir yaratım bu. 

Seni unutuyorum ama herkeste de seni görmeye başlıyorum, yüzün aklımdan silindikçe tüm yüzler sen olmaya başlıyor. 

Metro kartımı doldurmaya gidiyorum gişede görevli birebir senin amorf kireçten taşlarına sahip, karşıdaki fırına gidiyorum ''sarı gelin eppek'' diyorum, ''dilimler misiniz?'' Parayı uzattığım surat senin gözlerinle bakıyor bana, dönüyorum dilimlenmiş sarı geline, sarı gelin eppek bile senin tenine benziyor sanki, karbonhidrat dolu, kahvaltıda cipsle beslenen bir ten senin tenin. Öğrenci belgesi almaya gidiyorum, bilgisayar odasında aynı anda zeytin, ekmek içi ve domatesi ağzına tıkarak zeytin çekirdeğinin akıbetine dair zerre endişe duymadan hareket eden dayı sana dönüşüyor, dürümle turşuyu sen de suratının en büyük boşluğuna böyle pervasızca tıkar, ayranla kaktırırdın. İrem tuhafiyedeki namaz eteği seçen teyze, gelinim mutfaktaki reyhan, okul girişindeki her sene kimlik yenilendiği için giriş kartımı beğendiremediğim güvenlik, sokak köşesinde çöpü eşeleyen kedi, simit atılan martılar, uefa reklam filmdeki nusret, aleyna tilki... Herkes herkes sana benzemeye başlıyor, deli çıkacak oluyorum, tüm o amorf kireçlerde, düz kaslarda, soluk alık veren, sigara dumanı üfleyen çıkıntılarda, sağa sola dönen iki dev bilyede seni görmeye başlıyorum, aynaya bile bakamıyorum benim suratım değil bu senin suratın, face of another filmi gibi suratlara maske takmak istiyorum, gördüğüm tüm suratları beyaz bandajlarla sarıp sarmalamak istiyorum. Her yabancı bir aynaya dönüşüyor, kendimi görüyorum onlarda ve kendimde seni ve onlarda ben olan seni görmeye başlıyorum. 

Son vermek istiyorum bu deliliğe, kapıyorum suratımdaki iki dev bilyeyi, bundan sonra açmamaya karar veriyorum, gözüm kapalı el yordamıyla yaşamaya başlıyorum hayatımı, sarı çizgileri takip ediyorum sokakta, gerçek sen, sende karşılık bulan suratların dezenformasyonundan beni kurtaracak sen gelene kadar açmayı reddediyorum bu iki oyuktaki iki bilyeyi, amorf kireçlerle düz kaslar işlevini yitireli çok oldu zaten bende, bir de bilyelerden olmuşum senin için inan çok değil. 

Sarı çizgilerin ortasından bir ağaç var, ilerleyemem daha fazla, beni o ağacın yanında bul, bekliyorum.

“It was perhaps relief and confidence stemming from the opportunity to tempt you into being my accomplice, however indirectly, in the lonely work of producing the mask. For me, whatever you may say, you are the most important "other person." No, I do not mean it in a negative sense. I meant that the one who must first restore the roadway, the one whose name I had to write on the first letter, was first on my list of "others." (Under any circumstances, I simply did not want to lose you. To lose you would be symbolic of losing the world.)” 
― Kobo Abe, The Face of Another



11 Temmuz 2018 Çarşamba

Yollar

Kaptanınız konuşuyor
36 bin Feette seyredecek yolculuğumuzda
Kanınızdaki oksijen oranı azalacaktır
Fizyolojiniz değişecektir 
Mekan değişecektir sayın yolcu
Duygulara da etkir bu yolculuğunuz
Hava durumu
31 derece güneşli
Oksijen oranına dikkat edin
Bir bardak şarap bile çarpar sizi bu yükseklikte
Acil cıkış kapısına da oturmuşsunuz sayın yolcu
Sorumluluğunuz büyük
Acil Çıkış kapısı yanına oturan  yolcularımızın dikkat etmesi gereken kuralların yazdığı broşürü dikkatle okumuş olmanız gerekti
Acil Çıkış kapısı yanı rasyonel yolcular içindir
Sizin gibi ağlak, aidiyetini kaybetmiş, kandaki oksijen oranına etkiyen 36 bin feetten bir haber
Sizin gibi olgunlaşamadığı gibi kendi başına iki iş halledince oldum sanan
Sizin gibi varlığını unuttuğumuz
Sizin gibi sizin gibi işte tam
Sizin gibiler için değildir acil çıkış kapısı
İstikbal göklerdedir sayın yolcu
Ama iki göklere çıkınca da istikbalinize kavuştunuz sanmayın
Ne karada ne havada ne 36 42 kuzey enlemleri 26 45 doğu boylamları ne 35 48 kuzey enlemleri  6 19 doğu boylamları arasında size vaadedilmiş bir istikbal bulunmamaktadır
Can yeleğiniz koltuk altında bulunmaktadır
Lütfen acil durumlarda can yeleğinizi şişirin
Acil sandığınız çoğu durum sizin olağan seyrinizdir
Olağan seyirde şişiriverirseniz can yeleğini
Aciliyette dımdızlak kalırsınız
Olağan seyriniz hep bir telaşe ihtiva ediyor sayın yolcu
Bırakın şu can yeleğini
Can yeleklik bir durumuz yok inanın, canınız o kadar da kıymetli değil bizler için.
Sarıldığınız her can yeleği sizin hüsn-ü kuruntunuzdur sayın yolcu
İniş için alçalma vakti
Odanızda gerçekleştireceğiniz bir sonraki yolculuğunuz için
İyi uçuşlar dileriz.

''Bitmiş bir aşk yahut ihmal edilmiş bir arkadaşlık yüzünden kendilerini evlerine hapsedenler, insanların alçaklığı ve sinsiliğinden uzak duran sizler ; hepiniz beni izleyin. Dünyadaki tüm mutsuzlar, hastalar ve can sıkıntısından muzdarip olanlar; beni takip edin! Tüm tembeller, hep birlikte ayağa kalkın! Ve uğradığı bir sadakatsizlikten dolayı, zavallı bir şekilde, hayatını tamamen değiştirmeyi ya da inzivaya çekilmeyi düşünen sizler! Zarif bir salona kapanıp, tüm dünyadan el etek çekenler! Bir gece eğlencesinin hoş münzevileri! Sizler de gelin, bırakın bu karamsar düşünceleri; inanın bana, zamanınızı zaten bilgelik yolunda harcamıyorsunuz, bari zevk almak için harcayın, Seyahatimde bana eşlik etme lütfunda bulunun, Roma'yı Paris'i gezip görmüş yolcular gibi, yol boyunca yüzümüzde bir gülümsemeyle; yavaş yavaş yol alacağız, hiçbir engel bizi durduramayacak. Kendimizi neşe içinde hayal gücümüze teslim edecek ve hayal gücümüz bizi nereye götürmek isterse, oraya doğru, ardından gideceğiz.'' Xavier de Maistre, Odamda Yolculuk

Mehmet Güreli-Beyaz Kuş

11 Mayıs 2018 Cuma

ASKİ

Musluktan su içememek hariç her şey güzel burda, sıhhatim yerinde, keyfim tıkırında, dünya tahminimden de güzelmiş ve huzur aşktan daha önemliymiş bunları öğrendim bu hafta, romantizmimin gerçek hayatta karşılığı olmadığını ve olanı olduğu gibi görmeyi de öğrendim ve en önemlisi; olanı olduğu gibi görmenin de güzelliği farklı bir formda algılama biçimi olduğunu öğrendim ve bu sayede olanın olduğu gibi olmasının verdiği ızdırapla baş edebildim. Kendi hayatımın protagonisti olmayı da başardım, doğru yaptım, yanlış yaptım ve kimi doğruların yanlış olduğunu, kimi yanlışların doğru ve kimi yanlışların yanlış ve kimi doğruların doğru olduğunu öğrendim, kendimi sevmeyi öğrendim, kendimi sevmeyi öğrendiğimden beri musluktan su içemez oldum, musluktan su içememek hariç her şey güzel burda. Özledim bazen ama dediğim gibi kendimi sevmeyi öğrendiğimden beri sen musluktan akan suya dönüştün gözümde, 4 liraya bir bardak su içmeye razıyım düşün o derecede kendimi sever oldum. 

Tencerelerim kireç bağladı musluk suyu yüzünden, musluk suyundan nefret eder oldum, allah kahretsin böyle musluk suyunu, eğer bakkala gitmeye erinirsem musluktan içiyorum bazen, ağız,yutak, yemek borusu, mide, böbrek falan komple kireç bağlıyor tencere gibi oluyor içim dışım ama bakkala gidemediğim zamanlar aklıma düşüyor musluk suyu, bakkala gidersem musluğu hiç açmıyorum, bulaşıklar dağ gibi oluyor da yine de o lanet kireçli suyu görmektense dağ gibi bulaşığı yeğlerim diyorum, neydi o laf osmanlı sarığı bilmem ne külahı... Sarığı yeğliyorum anlayacağın. 

Bir musluk suyundan ne kadar kaçılabilir ki, hadi bulaşık yıkamadın diyelim tuvaletten sonra el yıkıyorsun e her gün duşa giriyorsun, sifon çekiyorsun, hadi bunların hiçbirini yapmayan iğrenç bir insan olduğunu varsayalım musluk denilen bu nesne mutfakta, banyoda, tuvalette evinin dört bir yanını sarmış içerdeki düşman. Kaçamıyorsun musluktan, musluklar o kireçli suları kusmak için an kolluyor dört bir yanda, 3 yanı musluklarla çevrili bir kara parçası evimiz, tencereler gibi oluyorum düşündükçe betim benzim atıyor, kaçamıyorum musluklardan. Musluktan su içememek ve sensizlik ve beni bekleyen kireçlenmeler hariç her şey güzel burda. Teşekkürler. Gracias, Grazie, Buon noit, Buonas noches, Buonanotte, Bom noit..

dipnot:Yanlış anlaşılmasın bu yazının muhattabı Ankara su ve kanalizasyon işleri genel müdürlüğü (ASKİ) herhangi bir alegori içermiyor, alegori değil bir miktar promil içeriyor.


4 Nisan 2018 Çarşamba

CECİ N'EST PAS UNE ŞİİR (2014 yılında kaleme aldığım eşsiz şiirim)

İndirimli aktarma huzuruydu arayışım
0.35 kuruş bakiyeyi tam paraya çeviremedim
Ben doğmadan önce ölü doğmuş bir kardeşim
O doğsa bana ihtiyaç duyulmaz imiş
Onun hayatıyla aktarma yapıvermişim
Ama 35 kuruş kalmış hesabımda
Ne yapsam tam paraya çevrilir
Refakatçi, 65 yaş, serbest 1
İndirimli aktarma, yetersiz bakiye, tam kart
Ölü doğanın kartıyla ikinciye bastım
Bir tam bir öğrenci bir siyasetçi bir fransız bir Suriyeli bir temel aldı
35 kuruş açıkta kaldı
Ha bu arada leyla zananın  vekillik de yandı
Girdiğim mekandan  insanlar
Buraları da ayılar bastı diyip kalktı
35 kuruş canımı bundan daha çok sıktı
Ne desem bilemiyorum
Hayatından aktarma yapıp
Yetersiz bakiyeden daha yetersiz kıldığım
Başta kardeşim olmak üzere
Herkesten özür diliyorum

Signorina Montagna'nın Avrupa'nın Sikindirik Bir Şehrinin Bağımsız Film Festivalinde ''Belirli Bir Bakış'' Ödülü Alacak Kalitedeki Yaşam Öyküsündeki Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?

Mart ayının son haftası, bu mevsimde akdeniz ikliminde gocukla gezmek kutsal yaratıcının biz insanlara bahşettiği kainatın düzenini sorgulamak ve dolayısıyla Allah'ın varlığına ve birliğine şirk koşmak manası taşır diye düşünerekten montsuz geldiğim ayrılsak da beraberiz tadındaki güzide ülke İspanya'nın ''Teoman'' kısmında (Berna kısmı için bkz:Barcelona) Allah'ın siktir ettiği bir kasabanın tren istasyonunda ayazda kalmış bekçi taşağı gibi büzüşerek tek başıma bekliyorum.

Yola çıkmadan önce Gaudi parkı görürüm efenime söyleyeyim tapas mapas bişiler yerim, Madrid'e gider picassolanırım etc. gibisine yaptığım planlarımın arasına''Afedersiniz, afedersiniz!'' diye ittire ittire sızıveriyor Seville'ye bir saat mesafedeki Lora Del Rio adlı bu kasaba ve ansızın kendimi üç amcalı, dört halalı, dokuz kuzenli, anneanneli, dedeli dev bir ispanyol aileye Tarhana çorbası yaparken buluyorum. Ailedeki herkes suratıma ispanyolca bağıra bağıra bir şeyler diyor, arada bir kişi çevirmenlik yapıyor, çevirmen kız anneanneye yardıma gidince ben Türkçe onlar İspanyolca konuşa konuşa anlaşmaya başlıyoruz.

Dil bir sembol, ne konuştuğumuzla değil o sembolü neyle ilişkilendirdiğimizle anlam kazanıyor. Biz de bir şekilde her insanda inherently var olan bağlantıyı yaratıveriyoruz, sözcüklere tapan, sözcüksüz yaşayamayıp ölürleeer diyebileceğimiz ''civilized human'' dünyasının kalıplarından sıyrılarak bütün saadetleri mümkün kılıyor ve Lora del Rio'nun ünlü boğalarından, Türkiyedeki tutuklu gazetecilere uzanan bir skalada türlü çeşit muhabbet ediyoruz.

Amca'nın biri boğa hayranı, açıp açıp kırık ekranlı telefonundan boğa fotoları gösteriyor, boynuz işareti yapıyor ''Big! Big!'' diyor, aynen diyorum aynen, helal olsun.

Amca'nın biri dur dur bak sen sen diye, Tom Jones'un Delilah şarkısını açıyor. Bunlardan hangini benim adım sanmış ola ki, Tom mu, Jones mu, Delilah mı diye ekrana bakıyorum, tüm ihtimaller olası gözüküyor. Gülümsüyorum aynen dayı diyorum aynen, güzel benzetme helal olsun.

Amca'nın biri, bizim kasabada iki zenci var birini ufakken Senegal'den evlat edinmişlerdi geçen Senagal'e gitmiş burda çok zenci var ben yapamam diye dönmüş şeklinde serin bir hikaye anlatıyor, güzelce gülüyorum Joder diyorum.

Ortamın bitirimi bir amca var kasabanın dini geleneklerinden bahsediyor, her sene kasabanın koruyucusu azizenin heykelini 12 km dağa taşıyoruz ama bir yandan da içiyoruz, sonra bir kutlamamız daha var nehirden geçiriyoruz heykeli etc. onda da içiyoruz, sonra paskalya var İÇİYORUZ , din min hikaye bize içmek olsuna bağlıyor hikayenin sonunu, aynen diyorum bizce de çok doğru bir tespit bu.

Halanın biri sofrada bir şey uzatmamı istiyor ''Thanks'' diyor yapıştırıyorum ''De Nada''yı aile mest oluyor, sonra bokunu çıkarıyorum gün boyu de nada, gracias diye diye geziyorum ama her seferinde aynı coşkuyla karşılanıyorum.

Bitirim Amca diyor ki ''Dikkat et italyanlar kalbini kırmasın.'' italyanlara gelene kadar sizden olanlar kırdı kalbimi amcacım diyorum.

Anneanne döne döne misafire tuvaleti gösterdiniz mi, misafire tuvaleti gösterdiniz mi diye soruyor. Meğer İspanya'da misafir gelince ilk iş tuvaletin yeri gösterilirmiş, güzel, incelikli, düşünceli, skatolojik ama sen merak etme deyzeeem sizin arka taraf full çayır, zora düşersem kendim çözerim diyorum.

Sonra ailenin delikanlılarından biri geliyor, masanın bir ucundayım eremiyorum elimi uzatıyorum, tüm aile gülüyor. Bitirim amca ''Bir kadın bana elini uzatsa intihar ederdim loolz.'' diyor
Meğer İspanya'da selamlaşırken el uzatmak 'çirkinsin' demenin bir başka yoluymuş. Abdestim kaçmasın diye el uzattım, kusura bakmıyorsunuz değil mi diyorum.

Akşam oluyor kasabanın gençlerinin takıldığı çay bahçesi tadında plastik sandalyeli bir mekana gidiyoruz, liseli kızlar ingilizce pratiği yapmak için etrafımı sarıyor, Justin Bieber'ı biliyor musun gibi sorularla gerçekleştiriyorlar pratiklerini, instadan yarı çıplak justin fotoları açıp ''HANDSOME'' diye bağırıyorlar suratıma suratıma ''Don't abandon yourselves with Justin, girls! he can die because of drug addiction in soon time'' diyorum. Anlamıyorlar. Sonra harala gürele yağmur bastırınca evlere dağılıyoruz.

Küçük kasaba feministi arkadaşımla uzun uzadısıya konuşuyoruz, kasabanın justin hayranı genç kızlarına Simon de Beauvoir kitapları armağan ediyor, değişime yürekten inanıyor. Devrimi Lora Del Rio'nun fıskiyeli meydanında başlatma yeminleri ediyoruz karşılıklı, hafif chill müzikler eşliğinde dans ediyoruz, dans edemeyecekse bu devrimi Allah kahır sıfatıyla kahreylesin diyoruz, yorgun düşüyoruz ama sanılmasın ki pes ediyoruz sadece sızıyoruz hafiften.

Ertesi gün oluyor, bir garanticilik yöntemi olarak son trenden bir öncekine aldığım bileti son bilete erteliyorum, hayatımı düşük bütçeli arthouse Türk filmine çeviren bu kasabada bir-iki saat daha geçirmek istiyorum. Bir tanıdığın barına gidiyoruz, telefondan flamenko ve basket videosu izlettiriyor tanıdık döne döne bana, geldim geleli tüm kasabalı telefondan bir şey izlettiğinden reflekse dönüyor kasabalı videosu izlemek bende. ''Bir sene İspanya basketbolda tüm takımları yenip şampiyon oldu, bir tek Türkiye'yi yenemedi, o zamandan beri ''El Turco'' diye bağırırız maçlarda birbirimizi gaza getirmek için diyor.''

''Bak şimdi diyor.'' barın içine doğru ''Uno! Dos! Tres!'' diye bağırıyor. Bardaki herkes ''EL TURCO!'' diye slogan atıyor ve avrupa'nın sikindirik bir şehrinin bağımsız film festivalinde ''belirli bir bakış'' ödülü alacak kalitedeki yolculuğum tüm kasabalının bu son sözleri eşliğinde sona eriyor.

Son trene biniyorum, kafamı cama yaslıyorum, bilinirin istikametinde bir başka bilinmeze doğru yol alırken Lora Del Rio uzaklaştıkça uzaklaşıyor benden. Amcanın hikayesindeki Senegalliyi düşünüyorum, Bu sefer Senegalliye gülmüyorum Senagalliye yürekten hak veriyorum. Senegal'de çok zenci var, Senegal'de yaşanmaz.

Anneanne hala rahat değil, tuvaletin yeri gösterilmedi

Fıskiyeli kasaba meydanı, belediye çalışıyor.

Yağmur yağacak ya da yağıyor ya da yağmış, başka bir opsiyon yoooq

20 Mart 2018 Salı

Çok olmadı

Yolculuğum Barcelona'nın kaotikliginden Madrid'in Ankaralığına uzanıyor. Ve dünyanın en mod düşürücü şehri Madrid'e varıyorum

Sarı tabelalı Sıhhiye- Keçiören dolmuşu eksik bir bu şehirde, geri kalan her şey Ankara hatta Bahçeli- kecioren hattı bile gördüm halis değilse.

Kaldığım hostel desen tam bir Anayurt oteli, it ininden bozma bir yer. 30 yaşında seksist ve homofobik bir Rus kadınla takılıyorum, kollarında kaynağını tespit edemediğimiz yaralar oluşması üzerine odasını değiştiriyorlar, böcek ilacı sıkıyorlar her yere, kaynağını tespit edemediğimiz böcek radyoaktif bir örümcek olsa gerek odaya sıkılan böcek ilacı beni zehirliyor ama bu aqmun böceği odadakilere Amerika'da uzaylıların tarlalara bıraktığı iz gibisine şekil sukul izler bırakmaya devam ediyor, sonunda odada bir ben bir de 50 yaşındaki kendi kendine konuşan deli bir karı sağ kalıyoruz.

Demek ki dünyamız radyoaktif böcek saldırısına uğrasa sadece paranoid şizofrenlerle benim hayatta kalacağımız bir doğal secilime tabi olacağız. Iyi bari hiç olmazsa radyoaktif böcek saldırısından sağ çıkabileceğimi öğrenmiş oldum sayende Madrid diyorum

Bu esnada 30 yaşındaki seksist ve homofobik Rus döne döne eski kocasını anlatıyor. Diyorum ki sence daha büyük endişelere sahip olman gerekmiyor mu, radyoaktif böcek saldırısı kapıda ne senin ne de paranoid şizofren ya da ben olmayan kocanın bu saldırıdan sağ çıkma ihtimali yok.

Zebercetler ve benden ibaret bir dünya tezahürüne doğru ilerliyoruz. Acilen bilim adamları bu böceğin ya da uzaylının - çünkü Madrid'in Anayurt oteli Avrupa'da telefonun çekmediği tek yer olduğundan belki de kara deliklerle falan ilgili bir durum da söz konusu olabilir, hatta ve hatta Bahçeli tabelalı dolmuşlar bu karadelikten açılan bir portaldan kaynaklıdır ve belki de Madrid'in bu denli Ankara'ya benzemesinin sebebi filhakika bu solucan deliğinde zaman mekanın bükülmesindir- dnasini değiştirmeliler ve tam tersi, saldırı anında ben ve zebercetler yok olacak şekilde bir değişikliğe imza atmalılar ve sayın cumhurbaşkanımızın katılımıyla kırmızı kurdele keserek kutlamalılar bu bilimsel atılımı.

Oh az kalsın Dünya'da oldukları gibi kalacaklardı zebercetler ve ben, hamam böcekleri gibi evrilmeden milyarlarca yıl yaşayacaklardı ama neyseki değiştirdik dnalari, dönüştürdük onları, zebercetler artık zebercet değiller ve ben ben değilim. Teşekkürler Türkiye, teşekkürler Cumhurbaşkanım.

Yok öyle yağma, degiseceksiniz, tüm dnalar aynı olacak, aynı dizilimli 46 kromozom ne bir eksik ne bir fazla, son umudunuz radyoaktifimsi uzaylı böcek de yok artık, gidin çıkın sokaklara bakın, keşfedin, heyecanlanın ama sanmayın ki yürüdüğünüz sokaklar, gerçekleştirdiğiniz keşifler, yaşadığınız heyecanlar sizin DNAnizi ne bir eksik ne bir fazla kılacak, tam 46, tam 46lilar.

Ne bir fazla ne bir eksik.

Ne bir eksik ne bir fazla.

11 Mart 2018 Pazar

Çok Oldu

Kendimi bildim bileli Ankaralı olan ben, İtalya'nın alabildiğine canlı şehirleri içerisinde toplu taşıma derdiyle karalar bağladığımda anladım ki ben Ankara'da doğup büyümemişim (Bu bir söz sanatı değil zira Ankara'da doğmadım.) ama Ankara bende doğmuş ve doğduğu günkü stabilligini koruyan bir şehir olduğundan büyümemiş, içimde bir yerlerde öylesine yer edinmiş ki beni yürüyen bir Ankaraya çevirmiş.

Bu nedenle şehirlerin insan hayatına ödipal bir etkisi olduğunu ilk elden gözlemlemiş biri olarak Bologna'dan Barselona'ya freudiyen bir şekilde yaklaşıyorum. Low cost ryanair iki de bir loto oynatmaya çalışıp dikkatimi dağıtmasa atmosfere tam gireceğim ama rahat vermiyor, hay sikiyim ver ordan bir kazı kazan da hayatımın kırılma anlarından birinde rahat ver bana diyorum, elime tutuşturulan kazı kazana bakınırken Akdeniz'in berrak mavi suları seçilmeye başlıyor, iç anadolu ikliminden olabildiğince uzak olduğumuzun göstergesi medeniyet timsali tek çenekliler sınıfının arecaceae familyasına üye palmiyeler ufukta beliriyor.

Ve işte onun şehrindeyim.

Bu şehirde doğdu, bu şehirde konuştu, bu şehirde mutlu oldu, bu şehirde mutsuz oldu, umuyorum ki bu şehirde dayak da yedi, bu şehirde koştu, bu şehirde ayağı bir taşa takıldı, bu şehirde karşıdan karşıya geçti, bu şehirde Eric Rohmer izledi, bu şehirde inditex grubu alışverişinin keyfine vardı, bu şehirde ayakkabısı ayağına vurdu, bu şehirde en aşağı 5-6 kere grip oldu, bu şehirde bağımsız olalım mı olmayalım mı diye tartıştı, bu şehirden uçağa binip benim şehrime geldi, bu şehirde sevdi, bu şehirde sevildi, bu şehirden vazgeçti, bu şehirden öyle bir vazgeçti ki kendini Ankara'da buldu.

Ve işte o şehirdeyim.

Onun doğduğu sokaktan geçeceğim, onun konuştuğu caddelerde onla onsuz konuşacağım, onun mutlu olduğu bir caddede ben de gülümseyeceğim, onun önerisiyle gittiğim yerlerde tek başıma ama birlikte onla aynı şeylerden etkileneceğim, inditex grubu alışveriş keyfine birlikte varacağım, onun ayağının takıldığı taşa bir tekme savuracağım, katalonyanın bağımsızlığını savunacağım, mandalina alacağım ki bir tane daha grip yaşamayalım malum mevsim geçişleri.. ve öyle bir an gelecek ki onun bu şehirden vazgeçtiği gibi ben de ondan vazgeçeceğim. Ve unutacağım onu.

Zira unutmak insanoğluna bahşedilmiş en nadide kifayet. Düşünsenize unutamadığımızı kafamızın içi  trigonometri ters dönüşüm formülleri, popstar abidin şarkıları, survivor 2005 kadrosu, 23 nisan temalı şiirler, periyodik cetvel alkali metaller, varsağı hece düzeni ve ölülerin yası ve aşk acısıyla dolu olurdu.

O yüzden unutmak ki en yakışandır bize. Ve şayet kendine değer vermeyi hatırlatıyorsa sana bu unutkanlık, haydi kutla bu demans senin!

(Benim gibi basit ve literally goygoycu bir insanın başına böyle şeyler geleceğine inanmazdım (barselonada aşk acılı blog yazmak gibisine şeyler) bu arada uçaktaki kazı kazandan nah çıktı, kafam çok dağınık aklıma geldikçe bu parantez içine random eklemeler yapacağım, dönüşte param kalırsa ryanairdeki gucci bloomu alayım diyorum yani o koku haşa Allah'ın varlığını bile unutturduydu onu hayda hayda unutturur gibisine ama bakalım, okumaya devam ediyor musunuz hala devam ediyorsanız bob ross'un 27 nisan 1991 kayıtlı çalışmasındaki sohbetini yazıya aktaracağım burdan sonrasında...)